Kadere İman

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Biz her şeyi bir kadere göre yarattık.”

Kamer Suresi 49

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in de meşhur Cebrail hadisinde şöyle buyuruyor:

“...Bir de kadere; hayrına ve şerrine iman etmendir.”

Şeklinde beyan ettiği için iman esaslarından bir esas olmuştur.

Kaza ve Kadere İman

Yukarda da ifade edildiği gibi kadere iman, İslam inancının rükünlerinden bir rükün olup iman esaslarından altıncısıdır. Kadere imanı inkâr eden kimse imandan çıkar ve kâfirlerden olur. İman esasları zikredilirken Cebrail hadisinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iman nedir diye sorulduğunda onu iman esaslarından bir esas olarak addetmiş ve şöyle buyurmuştur:

“...Bir de kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir.”

Buhari, Müslim

Kaza ve Kaderin Tarifi

Âlimler kaza kaderin tarifinde değişik ifadeler kullanmışlardır. Onlardan bazısı: Kaza ve kaderin aynı şey olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri ise: Kader, gelecekte yaratılmışların hangi hal üzere olacağını Allah’ın bilmesidir. Kaza, Allah’ın, mahlûkatı ilmi ve iradesine göre yaratmasıdır demişlerdir. Diğer bazılar da kaderle ilgili tarifi kazaya, kaza ile ilgili tarifi de kadere kullanmışlardır. Kader için tek bir tarif yapanlar şöyle demişlerdir: Kader, Allah’ın var ettiği bu âleme koyduğu muhkem bir nizamı ve sebeplere taalluk ettiği müsebbebata bağladığı sünnetleridir. Bu mana kaderle ilgili varit olan ayetlerde zikredilmiştir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Onun yanında her şey bir kader iledir.”

Ra’d Suresi 8

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri, bizim yanımızda olmasın ama biz onu bilinen bir miktar ile indiririz.”

Hicr Suresi 21

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Şüphesiz ki, biz her şeyi bir kaderle yarattık.”

Kamer Suresi 49

İmam Ahmed bin Hanbel Müsned kader hakkında sorulduğunda:

“Kader Rahmân’ın kudretidir!” derken ne güzel söylemiştir.

Kader Allah’ın: “De ki bütün işler Allah’a aittir.” Âl-i İmran Suresi 154

“Bütün işlerin hepsi Allah’a döner.” Hûd Suresi 1, 2, 3

“...Her şeyin hükümranlığı onun elindedir.” Yâsîn Suresi 83

“Allah emri (işleri) gökten yere kadar tedbir eder.” Secde Suresi 5

“...Emri (işleri) tedbir eder.” Yûnus Suresi 3 ayetlerinde kararlaştırdığı kuvvetidir.

Bu ve benzeri ayetler âlemde meydana gelen her şeyin Allah’ın irade ve bilgisi dâhilinde meydana geldiğine delalet etmektedir.

Kadere iman aslında Allah’ın yüce sıfatlarına ve güzel isimlerine iman üzere bina edilmiştir. İlim, güç ve irade onlardan bir kaçıdır. “O, her şeyi bilir.” Bakara Suresi 29

“...Onun her şeye gücü yeter.” Hadid Suresi 2

“İrade ettiği her şeyi yapandır.” Buruc Suresi 16

Tahavi şöyle dedi:

“Her şey O’nun takdiri ve meşieti ile cereyan etmektedir. Meşieti her şeye nüfuz eder. Allah’ın dilemesi dışında kulların meşieti nüfuz edemez. Onlar için dilediği olmuştur, dilemediği de olmamıştır. O’nun kazasını geri çevirecek, hükmünü tenkit edip eleştirecek ve emrine galip gelecek yoktur!”

İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 145

Kadere İmanın Manası

Her Müslümanın kadere onun tatlısına, acısına, hayrına ve şerrine iman etmesi gerekir. Kadere imanla Allah’ın ezeli ilmine, her şeye nüfuz eden kudretine iman kastedilmektedir.

Bunun izahında Şeyhülislam şöyle demektedir:

“Kadere iman iki derece üzeredir ve her derece iki hususu içermektedir:

a) Allah’ın ezelden beri mevsuf olduğu ezeli ilmi ile mahlûkatın nasıl amel edeceklerini bildiğine itikat etmektir. Ayrıca itaat ve isyandan bütün hallerini, tüketecekleri rızk ve ecellerini de bildiğine iman etmektir. Sonra Allah mahlûkatın kaderlerini levhi mahfuza yazmıştır. Allah önce kalemi yarattı ve ona yaz emrini verdi.

Kalem:

−Ne yazayım ya Rab, dedi?

Allah:

−“Kıyamete kadar olacak her şeyi yaz!” buyurdu. İnsana isabet eden şey, mutlaka isabet edecektir, isabet etmemesi diye bir durum söz konusu değildir. İsabet etmeyecek şeyin de isabet etmesi söz konusu değildir. Kaderle ilgili yazı kurudu ve sayfalar dürüldü.

Allah şöyle buyurmuştur:

“Bilmez misin Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Bu, bir kitap içinde (levhi mahfuzda)dır. Bu Allah’a çok kolaydır.”

Hac Suresi 70

“Ne yerde ne de kendi canlarınızda meydana gelen hiçbir musibet (ve benzeri bir şey) yoktur ki biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.”

Hadid Suresi 22

b) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve her şeyi kuşatan kudretine iman etmektir. Bunun anlamı; Allah’ın olmasını dilediği olur, dilemediği de olmaz. Göklerde ve yeryüzünde ne kadar kıpırdanma, ne kadar sükun varsa hepsi de Allah’ın meşieti iledir. Mülkünde istemediği olmaz. O, her şeye kadir. Yeryüzünde ve gökyüzünde ne kadar mahlûkat varsa şüphesiz ki Allah onların yaratıcısıdır. Allah’tan gayrı onların bir yaratıcısı ve Rabb’i yoktur!

Bununla beraber kullara, Kendine ve Rasulüne itaat etmelerini emretti ve itaat etmemeyi yasakladı! Adalet sahibi ihsan eden muttakileri sever, iman edip salih amel işleyenlerden razı olur. Kâfirleri sevmez, fasık toplumdan razı olmaz. Fuhşuyatı emretmez, kullarının küfür işlemesine razı olmaz, fesadı asla sevmez kullar gerçek anlamda yaptıklarının failidir, Allah-u Teâlâ ise fiillerinin yaratıcısıdır. Kul mü’min, kâfir, muttaki, facir, namaz kılan oruç tutan olarak amel eder. Kulun amelleri kudreti ve iradesi vardır. Allah-u Teâlâ hem onların hem de kudret ve iradelerinin yaratıcısıdır.

Ravda Şerhu Akidetu’l-Vasitiyye 352, 353

Şeyhülislam’ın bu sözlerinden kadere imanın dört mertebeye şamil olduğu anlaşılmaktadır. Onlar:

1) Allah’ın ilminin ezeli oluşuna iman. Kuşkusuz ki, Allah kulların amellerini onlar daha amel etmeden önce bilmiştir.

2) Onların levhi mahfuzda var olduğuna iman.

3) Allah’ın her şeye nüfuz eden meşietine ve kuşatıcı kudretine iman.

4) Mahlûkatın hepsini var eden Allah’tır O’nun gayrı ise mahlûktur.

İman edilmesi vacip olan kaderin hayır ve şerri ise bunun insan ve mahlûkata nispeti sebebiyledir. Ancak Allah’a nisbetle kaderin tamamı hayırdır, şer O’na nisbet edilmez! Allah’ın ilmi, meşieti, yazması, eşya ve mahlûkatı yaratması bunların hepsi hikmettir, adalettir, hayırdır ve rahmettir. Şer Allah’ın sıfat ve fiillerinden hiçbir şeye girmez. Aynı zamanda Allah’ın zatına noksanlık ve şer ilhak olmaz. Mutlak kemal ve tam celal Allah’a aittir. Bundan dolayı şerri müfret olarak Allah’a izafe etmek caiz değildir! Ancak umum ifadeler içerisinde zikredilebilir mesela:

“Allah her şeyin yaratıcısıdır.”

Zümer Suresi 62

Şerrin Sebebe izafesi de caizdir. “De ki: Yarattığı şeylerin şerrinden sabahın Rabb’ine sığınırım.”

Felak Suresi 12

“Yeryüzündekilere şer mi murat edildi, Rableri onlara bir hayır mı diledi? bilmiyoruz.”

Cin Suresi 10

Allah her yönden sırf şer olan bir şeyi yaratmamıştır! Kuşkusuz ki, O’nun hikmeti buna manidir. Kulları için herhangi bir yönünde maslahat olmayan ve her yönden fasit olan bir şeyi Allah’ın irade etmesi mümkün değildir! Kuşkusuz ki, hayrın tamamı onun elindedir, şer ise ona nisbet edilmez!

Aksine ona nisbet edilen her şey hayırdır. Şer ona nisbet edilmediği için meydana gelmiştir. Şayet nisbet edilmiş olsaydı, şer olmazdı. Yaratma ve meşiet yönünden şerrin Allah’a nispeti şer değildir. Örneğin hastalık isabet ettiği anda insana nisbetle şer ve musibettir. Fakat o geleceği için hayırlıdır. O, Allah’a nisbetle de hayırdır. Kuşkusuz ki, onun akabinde günahlardan bağışlanma, nefsin masiyet kirinden temizlenmesi söz konusudur.

Allah’ın düşmanlarının mü’minleri hapse atması da böyledir. Oradaki işkence ve elemden dolayı zahirde orası şerdir. Fakat o elem aynı zamanda nefisler için bir arınma denemesi, safların netleşmesi ve ruhların terbiyesi için bir imtihandır. Sabredenlere çok büyük sevap ve ecir vardır. Mesela; İblisin yaratılışında, zahiren görünürde birçok hikmet vardır. Beşeriyetin ayağı kayıp zelleyi irtikâp ettikten sonra tevbe etmesi, Allah’ın mü’minleri, iblis ve grubuyla cihad ettirerek kulluğa çağırması iblisin aldatma ve yoldan çıkarmasına karşı sabır, Allah’ın himayesine iltica ve O’nun sarsılmaz rüknüne tutunmak o hikmetlerden bazılarıdır.

Şer olan her şey işte böyle izafi bir iştir. O, Allah’ın fiilinin ve var etmesinin taalluk ettiği cihetten hayırdır. Buna rağmen o kendisi hakkında meydana gelen kimseye nisbetle şerdir. Şerrin iki yönü vardır. Birinci yönüyle hayırdır ki o yönüyle Allah onu yarattığı ve olmasını dilediği için kendisine nispet edilir. Bunda da ilmini kendisine sakladığı nice baliğ hikmetler vardır. Bu hikmetlerden dilediği kadarını mahlûkatından dilediği kimselere bildirmiştir.

Kâfirlerin Kaderle Delil Getirmeleri

Bu açıklamadan sonra kâfirler küfür ve şirklerine Allah’ın kader ve meşietiyle delil getirmek istemişler ve Allah dilemeseydi asla şirke düşmeyeceklerini söylemişlerdir. Allah onların bu delillerini iptal edip geçersiz kabul etmiştir. Allah’a şirk koşanlar diyecekler ki:

“Allah dileseydi ne biz ne de babalarımız şirk koşmazdık, hiçbir şeyi de haram yapmazdık! Onlardan önce yalanlayanlar da böyle demişlerdi de bu yüzden azabımızı tatmışlardı! De ki: Yanınızda bize çıkarıp göstereceğiniz bir ilim var mı? Siz sadece zanna uyuyor ve yalan söylüyorsunuz!”

En’âm Suresi 148

“De ki: Kesin delil ancak Allah’ındır. Allah dileseydi hepinizi hidayete erdirirdi.”

En’âm Suresi 149

Bu ayetler Allah-u Teâlâ’nın kendisine isyan edip kaderle delil getiren kimselere verdiği cevaptır. Kesin delil Allah’ındır. Allah’a isyan ettiği halde onun kaderiyle delil getiren kimselere karşı Allah’ın mezkur cevabı çok açık olup iki husus üzere durmaktadır.

1) Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ dünyevi cezasını kâfirlere tattırıp, ikabını onlara indirdi. Şayet onlar küfür, şirk ve benzeri masiyetleri irtikâp etmeyi ihtiyar etmemiş olsalardı, Allah onlara asla azap etmezdi. Kuşkusuz ki, Allah adildir hiç kimseye asla zulüm etmez.

Allah’ın kaderi ile küfür ve masiyet işleme üzerine delil getiren kimse iki şahıstan biridir. Ya Allah’ın varlığına iman eden veya inkâr eden olacaktır. Eğer ilki yani mü’min ise, ona Allah’ın adaletine itikat ve O’nu zulümden tenzih etmesi gereklidir. Kuşkusuz ki, zulüm noksanlık ve haddi aşmaktır. Bundan Allah münezzehtir. Allah-u Teâlâ’ya hiçbir halde noksanlık ulaşmaz. İkrah altında yasaklanan bir fiili yapan kimseye ceza vermek şüphesiz ki zulümdür.

Allah’ın kaderi ile ikrahsız masiyet işleme üzere delil getirmek, masiyet işleyenlere Allah’ın cezasının açık olduğu halde O’nu zulme nisbet etmektir. Bu ise Allah’ın adaletine imanı yok eden bir iştir. Allah’ın kaderi ile masiyetlere delil getiren Allah’ın varlığını inkâr eden bir kimse ise, o kimse Allah’ı inkâr ediyor dolayısıyla O’nun kaderine nasıl inanacak bu bir tenakuzdur, bu sebeple ona cevap vermeye bile değmez.

Küfür ve masiyetlerine kaderle delil getiren kimse, bilmeden Allah’a iftira etmektedir. Küfür veya masiyet sahibi kimselerin, Allah’ın küfrü veya masiyeti onlar henüz bu fiilleri işlemeden onların üzerine yazdığını iddia etmeleri nasıl sahih olabilir? Allah’ın kaderi meydana gelmeden önce gaybdır.

Onu Allah’tan gayrı kimse bilemez! Bununla beraber kul Rabb’ine masiyet olan amele adım atmadan önce O’na itaat etmek ve emrini yerine getirmekle muhatap olmuştur. Bunu basit bir misalle açıklayalım. Bir kimsenin; ‘Allah bana hırsızlık yapmamı takdir edip yazdı, şimdi ben o kaderi infaz etmeye gidiyorum’ demesi doğru olur mu?

Bu kimse levhi mahfuza muttali mi oldu, orada Allah’ın kendisine neyi yazdığını bilmek için orayı okudu mu? Elbette ki hayır! Bu kimse hırsızlığa veya başka bir masiyete kalkışmadan önce onları terk etmek, onlara yaklaşmamakla muhatap idi. Allah-u Teâlâ Kitabının diğer yerlerinde de kader mevzuunda haddi aşan bu ifadelere mezkur hüccetlere benzer beliğ hüccetlerle cevap vermiştir.

Allah’ın:

“Onlar bir kötülük yaptığı vakit: ‘Babalarımızı böyle yapar olarak bulduk ve bunu bize Allah emretti’ derler. De ki: Allah asla kötülüğü emretmez! Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” A’raf Suresi 28 ayetleri de yine aynı beliğ hüccetlerdendir. Küfür ve benzeri Allah’ın yasakladığı şeyleri işleyip sonra bunu kadere bağlayan bu gibi kimselere itiraz ederken Kur’anın bu üslûbu, insanların düşünce ve meseleleri ele alış usullerini tashih etmek; kullardan istenen şeyin Allah’ın emirlerini yerine getirmek, yasaklarından da kaçınmak olduğunu beyan etmek için gelmiştir.

Onlardan istenen kendileri için perdelenmiş gaybı araştırıp, kaderleri ne ise, ona göre hareket etmek değildir. İşte bu, üzerinde durduğumuz mevzuda yolların ayrıldığı kaidedir. Yani: Allah insanlara gayb olan kaderini bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmamıştır. Aksine emirlerini ve yasaklarını bilip ona göre hareket etmekle mükellef kılmıştır. Kullar bunu öğrenmeye ve tatbik etmeye gayret gösterdiklerinde, Allah onları hidayete erdireceğini, gönüllerini İslam’a açacağını kararlaştırmıştır. Kullara düşen görev, mükellef oldukları ubudiyeti yerine getirmektir.

Allah-u Teâlâ dileseydi bütün insanları ruhlarını yarattığında onların hepsini hidayet üzere yaratırdı veya onların gönlüne hidayeti atar onlar da hidayet ehli olurlardı. Ancak Alîm olan Mevla öyle olmasını dilemedi. Aksine Âdem (Aleyhisselam)’ın çocuklarını, hidayet ve dalalet yönlerine gitme üzere güç ve kuvvet vererek imtihan etmeyi diledi.

Onlardan hidayete hidayet üzere yönelecek kimselere yardım etmeyi, azgın ve körlüğü içinde dalalete yönelen kimseleri de o halde terk etmeyi irade etti. Allah’ın Sünneti böyle cereyan etmiştir. Mesele açık ve beşeri idrakin anlayacağı kolaylıktadır.

İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) bu hususta şöyle dedi:

“Allah’ın takdirinde kimin iman etmesi cari ise o iman etti, Allah’ın takdirinde kimin küfretmesi cari ise o da küfretti.

“Sizi yaratan O’dur. Kiminiz kâfirdir, kiminiz mü’mindir.”

Tegabun Suresi 2

Kullarından dilediğinin gönlüne imana giriş için genişlik verdi. Diğerlerine gazap edip kalplerine, kulaklarına ve gözlerine mühür vurdu. Bunlar asla hidayete eremeyecekler. Dilediği kimseye hidayet verir, dilediği kimseyi de saptırır.

“O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar.”

Enbiyâ Suresi 23

Bu din ameli bir oluşumu gerçekleştirmek için gelmiş, açık emir ve yasaklarla bunu sınırlamıştır. Sayu gayreti terk edip Allah böyle takdir etmiştir deyip işleri gaybi meşiete havale ederek bu oluşumu tökezletmek ziyan ve telefe girmektir. Bu meseleye dalmak boşuna vakit öldürüp karşılığında hiçbir şey elde edemeyeceğimiz şeydir.

Dolayısıyla Müslüman her şeyden önce Allah’a itaat ve ona asi olmamakla mükelleftir. Ondan sonra eğer Allah’a itaat ediyor ise bu itaat O’nun tevfik ve hidayet vermesi sebebiyledir, bu sebeple Allah’a şükretmelidir. Eğer itaat etmiyor ise bundan dolayı O’na tevbe edip Allah’a dönmesi gerekir.

İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

“Kul Allah’a itaat olan bir ameli yerine getirdiğinde O’nun Allah’ın tevfiki ile olduğunu bilir ve bundan dolayı Allah’a şükreder. Kul Allah’a masiyet olan bir ameli yerine getirdiğinde, o masiyetten pişmanlık duyar ve bundan dolayı kul kendisini kınar ve Allah’a istiğfar eder. Bu Ehli sünnetin mezhebidir. Hiç kimsenin Allah’a karşı hücceti olamaz. Aksine Allah’ın yarattıkları üzerinde hücceti vardır.

“De ki: Üstün hüccet Allah’ın’dır. Dileseydi elbette hepinizi hidayete erdirirdi.”

En’âm Suresi 149

Sonra bütün işlerini ona havale edip O’nun adalet ve hikmetine yakînen iman etmesi gereklidir. Kul masiyetleri işlemeden önce sevmemeli ki Allah onları işlememek üzere ona yardım etsin. Eğer yanılarak onlardan bir tanesini işlerse tevbe edip vazgeçmeli ve Allah’a rucu etmelidir. Kulun masiyetleri sevmemesi, Allah’ın kaderini sevmeme anlamına gelmez. Kuşkusuz ki, kul masiyetleri sevmemekle memurdur.

Kul Allah’ın kerih görüp sevmediği şeyleri sevmeyerek ve O’nun güzel görüp sevdiği şeyleri severek de kulluk eder. Müslüman Allah’a rızasında ve gazabında muvafakat gösterecek, sevip razı olduğu şeyleri sevip razı olacak, kerih görüp gazap ettiği şeyleri kerih görüp gazap edecektir. Bir kul Allah’ın küfrü sevmediğini, kullarının küfre girmesine razı olmadığını; kendisine asi olunmasını sevmediğini, kullarının kendisine isyan etmelerine razı olmadığını kesin bilmelidir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Eğer küfrederseniz şüphesiz ki, Allah sizin imanınıza muhtaç değildir. Fakat kulları için küfre razı olmaz! Eğer şükrederseniz, sizin için ona razı olur.”

Zümer Suresi 7

Kaderin Gizliliği ve Ona Dalmanın Kerahiyeti

Mü’minin kaza ve kader meselesinde söze dalması şeran istenilmeyen bir şeydir. Onun anlamını ve derecelerini bilmesi ve iman etmesi ona yeterlidir.

Bu hususta İmam Acurri (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:

“Sahabelere hak yoldan çıkmış sapık toplulukların kaderi inkâr etmeleri ulaştığında onların bu inkârlarını reddedip onları tekfir etmeselerdi, Tâbiîn imamları da kaderi inkâr edip yalanlayan kimseleri tekfir edip insanları onlarla beraber oturmaktan yasaklamasalardı ve Müslümanların imamları halkı onlarla beraber olmaktan, onlarla münazara etmekten sakındırarak mezheplerinin kötülüğünü açıklayıp izah etmemiş olsalardı hiç kimsenin kader hakkında konuşması caiz olmazdı!”

Acurrî Şeria 157

Şüphesiz ki, Allah her şeyi bilmektedir, her şeyin yaratıcısı odur. O adalet sahibidir hiç kimseye zulmetmez. O hikmet sahibidir ve abesle iştigalden münezzehtir. Bu mevzu kelam yönünden bundan daha fazlasına muhtaç değildir. Allah bu mevzuda bizim nelere muhtaç olduğumuzu bildi ve onu bize beyan etti. Bilgisini bizden gizlediği hususlarsa bizim muhtaç olmadığımız şeylerdir. Onları araştırarak külfet altına girmez bu hususta helak olanlar gibi helak olmayız.

Kader meselesi, Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı mahiyetini akıllar idrak edemez gaybi meselelerden ilki değildir. Örneğin Allah’ın sıfatları, onlara tatilsiz, teşbihsiz, tahrifsiz iman ederiz. Ancak onların keyfiyetini ve mahiyetini akıllarımızla idrak edemeyiz. Bu sebeple Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) kader mevzuuna dalmayı ve irdelemeyi yasaklamıştır.

Amr bin Şuay babası ve dedesi tarikiyle şöyle rivayet etmiştir:

“Bir gün insanlar kader mevzusunda konuşuyorlar iken Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) çıka geldi.

Ravi dedi ki:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kızgınlıktan yüzünde nar taneleri çıkıyor gibi oldu ve onlara:

‘Size ne oluyor ki Allah’ın Kitabının bir kısmını diğer kısmına vuruyorsunuz! Sizden öncekiler işte bu sebeple helak oldular!’ dedi.”

Ahmed bin Hanbel Müsned 6680

Bir kimse, Ali bin Ebi Talib (Radiyallahu Anh)’a gelmiş ve kaderi sormuştu.

Ali (Radiyallahu Anh):

−Kader karanlık bir yoldur, ona suluk etme! dedi.

Adam yine:

−Kaderi bana haber ver dedi.

Ali (Radiyallahu Anh):

−Kader çok derin bir denizdir sakın ona dalma! dedi.

Adam yine:

−Bana kaderi haber ver dedi.

Ali (Radiyallahu Anh):

−Kader Allah’ın sırrıdır, kendini boşa külfete sokma! dedi.”

Tahavi Azizi’l-Hamid 686

İmam Tahavi akide ile ilgili kitabında şöyle demiştir:

“Kader, Allah’ın mahlûkatından gizlediği sırrıdır! Bu sırra ne mukarreb melek ne de risaletle görevlendirilmiş bir Nebi bilgi sahibi olamamıştır. Bu meseleyi araştırıp kurcalamak horlanıp zelil olmaya vesile, haram bir şeye merdiven ve tuğyan derecesidir. Bunu düşünmekten, vesvese ve kurcalamaktan sakın! Kuşkusuz ki, Allah, kader ilmini mahlûkatından gizledi, bu hususta ki muradını araştırmayı yasakladı!

Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“O (Allah) yaptığından sorulmaz, ama onlar sorulurlar!”

Enbiyâ Suresi 23

Herkim Allah’a niçin böyle yaptı derse Kitabın hükmünü reddetmiş olur, Kitabın hükmünü reddeden de kâfirlerden olur. İşte bu Allah’ın dostlarından kalbi tevhidle nurlanmış kimselerin muhtaç olduğu kader mevzusunun özetidir. İlimde yüksek paye ve sabit kadem olan alimler derecesi de yine budur. Kuşkusuz ki, ilim iki kısımdır. Mahlûkat içerisinde var olan ilim, mahlûkat içerisinde kayıp olan ilim. Var olan ilmi inkâr küfürdür ve kayıp olan ilmin iddiası da küfürdür. İman mevcut olan ilmi kabul, kayıp olan ilmi araştırmayı terk etmekle sabitleşir.”

İbni Ebi’l-İz Akidet-u Tahaviye Şerhi 249