Allah’ın sevgisini celbeden sebeplerin geneli Allah, failini övdüğü, sevip beğendiği fiil ve hasletleri Kur’an’da açıklamış ve ona teşvik etmiştir.
(1) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kur’an’ı düşünmüyorlar mı, yoksa kalplerinin üzerinde kilitler mi var?”
Muhammed Suresi 24
(2) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette akıl sahipleri için ibretler vardır. Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzere yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler: Rabbimiz, bunları boşa yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru derler.”
Ali İmran Suresi 190, 191
(3) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Andolsun ki, Biz Kur’an’ı öğüt almak için kolaylaştırdık, öğüt alan yok mu?”
Kamer Suresi 17
(4) Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu: Herkim benim velime düşmanlık ederse, ben de ona savaş açarım. Kulum bana, kendisine farz ettiğim ibadetlerden daha sevgili olan bir şeyle yaklaşamaz. Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder. Nihayet ben onu severim...”
Buhari 6424, İbni Hibban 347
(5) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk var ki onlar, Allah’a ve ahiret gününe iman ederler, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve hayır işlerinde koşuşurlar. İşte onlar salih kimselerdir.”
Ali İmran Suresi 113, 114
(6) Cabir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“Gece içinde öyle bir saat var ki Müslüman bir kul, Allah’tan hayır isterken duasını o saate denk getirirse Allah onun isteğini mutlaka kendisine verir.”
Müslim 757/167
(7) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) her anında Allah’ı zikrederdi.”
Müslim 373/117
(8) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun...”
Saf Suresi 14
(9) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Ey iman edenler Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.”
Tevbe Suresi 119
(10) Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
Biri Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e geldi ve:
−Ya Rasulallah! Kıyamet saati ne zamandır? diye sordu. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
−“Sen o saat için ne hazırladı?”
O şahıs:
−Allah ve Rasulünü sevmeyi, dedi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
−“Kişi sevdiği ile beraberdir.”
Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
Biz Müslüman olduktan sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in bu sözü sebebiyle duyduğumuz sevincin fevkinde daha şiddetli bir sevinçle sevinmedik. Ben Allah’ı, Rasulünü, Ebu Bekir ve Ömer’i seviyorum. Ben onların hayır işlerine benzer hayır işler ve ibadet etmesem de onlara olan sevgim sebebiyle, yarın onlarla beraber olacağımı ümit ediyorum derdi.
Müslim 2639/163
Burada bir hususa dikkat çekmek istiyorum. Bir kimseyi sevmek, onunla beraber olmak, hayır ve meşru işlerde ona tabi olmayı, meşru çerçevede ona muhalefet etmemeyi gerektirir. Sadıklarla beraber olup onları sevmenin ölçüsü, onların Allah’ın kitabına ve Rasulünün sünnetine itaat etmeleriyle kayıtlıdır.
Yoksa: “Yahudi veya Hristiyan olun ki hidayete eresiniz.” Bakara Suresi 135 diyen Yahudi ve Hristiyanların durumuna düşeriz. Yahudi ve Hristiyanlar, Musa ve İsa (Aleyhisselam)’a muhalefet ettikleri halde kendilerinin o iki değerli Rasulü sevdiğini iddia etmektedirler. Tabi bu sahte bir iddiadır. Eğer onlar gerçekten Musa ve İsa (Aleyhisselam)’ı sevmiş olsalardı Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e iman etmeleri ve getirdiği şeriata ittiba etmeleri gerekirdi.
(11) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Şeytan sizi kendi dostlarıyla korkutuyor, eğer mü’minler iseniz, onlardan korkmayın, sadece benden korkun.”
Ali İmran Suresi 175
(12) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Onlardan korkmayın sadece benden korkun!”
Maide Suresi 3
(13) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Eğer gerçekten müminler iseniz, kendisinden korkmanıza en layık olan Allah’tır.”
Tevbe Suresi 13
Korku birkaç kısma ayrılır, onları şöyle sıralayabiliriz:
Bu korku Allah’ın her ferdin fıtratına yerleştirdiği, tabi olan bir korkudur. Bu korku sahibinin, insan ile cin olması arasında fark olmadığı gibi, normal bir insan olmasıyla nebi ve rasul olması arasında da fark yoktur. Ancak fark fertlerdeki korkunun azlığı ve çokluğu arasında olabilir, korkunun kendisinde değildir. Onuncu sayfanın dip notunda belirttiğimiz gibi, ibadet olunan korku ile fıtri olan korku birbirinden farklıdır.
Fıtri korku, vahşi hayvanın saldırısında veya öldürücü bir silahın kendisine doğrultulduğunda kişinin kalbinde meydana gelen gayrı ihtiyari endişesi ve kalp çarpıntısı buna örnek verilebilir. Bu nevi korku, kişinin imanına zarar vermez, kuşkusuz ki, bu fıtri bir olaydır. Bunu birkaç ayetle örneklendirelim: Bu korku tedbir almakla beraber kişinin mükellefiyetini yerine getirmesine mani değildir. Bunu Kur’an’da birçok örneği vardır
(14) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Musa şehirde korku içinde bekleyerek sabahladı.”
Kasas Suresi
(15) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Musa ve Harun: Rabbimiz, onun bize taşkınlık etmesinden yahut iyice azıtmasından korkuyoruz deler.”
Ta-Ha Suresi 45
(16) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Musa: Hayır siz atın dedi. (Onlar iplerini ve sopalarını attılar. Musa) bir de baktı ki, sihirlerinden ötürü sihirbazların ipleri ve sopaları gerçekten koşuyor gibi görünüyordu. Bu sebeple Musa, içinde bir korku duydu. (Biz de kendisine): Korkma, üstün gelecek sensin dedik.”
Ta-Ha Suresi 66, 68
(17) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan çekiniyordun, oysa asıl çekinmeye layık olan Allah’tır.”
Cin veya evliya sanılan kimselere itaat etmezse onların kendisine zarar vereceğini düşünmesi ve bu şekilde onlardan korkmasıdır. Bu korku, tevhide muhalif olan bir korkudur.
(18) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Allah kuluna yeterli değil mi? Seni Allah’tan gayrı varlıklarla korkutuyorlar. Allah kimi şaşırtırsa artık onu yola getirecek bulunmaz.”
Zümer Suresi 36
İbni Cerir bu ayetin tefsirinde şöyle demektedir:
“Müşrikler, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i veli edindikleri putlara iltifat etmediği için korkutuyor ve:
−Ya Muhammed! Bizim evliyalarımızdan teberri ettiğin ve onlar ne fayda ne de zarar veremez deyip ayıpladığın için onlar seni çarpacak, onlardan manevi zarar göreceksin diyorlardı.”
İbni Cerir 24/5
Müslümana, insanlardan kendisine zarar gelecek korkusuyla vacip olan mükellefiyeti terk etmesi ikrah altında olmanın dışında caiz değildir.
İkrah durumu ise arızi ve geçici bir durumdur. Bu durumu şöyle özetleyebiliriz. Naslar çerçevesinde küfür kelimesini ikrah altında söylemek ruhsattır. Bununla beraber o durumda küfür kelimesini söylememek daha faziletlidir.
İkrah sebebiyle bir Müslümanı öldürmek veya onun ırzına geçmek şartlar ne olursa olsun helal değildir. İkrah sebebiyle bir Müslümana sövmek veya onu küfre nisbet etmek ilk fırsatta bundan dönmek ve sövülen kimseden helallik almak şartıyla caizdir.
Bununla beraber ben Allah’ın “Herkim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr edip küfre göğsünü açarsa işte Allah’ın gazabı o gibilerinin başınadır ve onlar için büyük bir azap vardır.” Nahl Suresi 106. ayetine dikkat çekmek istiyorum. Kuşkusuz bir Müslüman, ne ikrah halinde ne de ikrahın dışındaki hallerde küfre göğsünü açmaz; aksine küfürden ve kâfirlerden göğsü daralır.
Altında kaldığı ikrah halinin geçici bir hal olduğunu ve kendisine verilen o anlık ruhsatın da geçici bir hal olduğunu bilir. Bunu anlamı;
İkrah halinde küfür kelimesini kolayca söylemek, onu dayanak ve ulaşılması gereken hedef olarak görmek, Allah’a karşı nankörlük aynı zamanda müminin cihadını ve sâyu gayretini iptal etmektir.
(19) Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“İnsanlardan kimileri var ki: “Allah’a iman ettik derler.” Fakat Allah’ın uğrunda kendisine bir eziyet dokunduğunda, insanların eziyetini Allah’ın azabına denk sayarlar!?”
Ankebut Suresi 10
İbadet olan korku, sadece Allah’tan olup bir başka varlıktan olmamasıdır, bunun anlamı: Bir insanın, gücü ve iradesiyle zarar vermeye kadir olan varlığın sadece Allah olduğuna itikat etmesidir. Allah’tan başkasına Allah dilemedikçe ne yarar ne de zarar veremeyeceğine inanmasıdır. Ancak Allah-u Teâlâ mahlûkatından birini diğerine bir zarar dokunmada sebep ve vasıta kılarsa bu müstesnadır.