Bu din Allah’ın hikmetine ve iradesine teslim olma üzere bina edilmiştir. Emir ve yasaklardaki Rabbani hikmetin tafsilatından soru sorulmamasını takdir etmiştir. Bütün Nebilerin ashabı bu hal üzereydi. İslam’ın temeli teslimiyet üzeredir. Allah’ın emirlerinden bir emrin saygınlığı, itibarı önce onu tasdik etmek peşinden onun gereği ameli yapmaya azimet göstermek sonra süratle onu fiile dönüştürmektir.
Sahabeler işte böyle idi. Rablerine ve Nebilerine karşı çok edepli saygılı idiler. Onlar hakkında Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabından daha hayırlı bir kavim görmedim. Ölünceye kadar Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e on üç sorudan fazla sormadılar.”
Kader meselesinde sahabe, tâbiîn, din imamları ve hadis ehli kıyamete kadar olacak her şey Ümmü’l-Kitapta yazılı olduğu üzere icma etmiştir.
İbnu Deylemi (Rahmetullahi Aleyh) şöyle dedi:
“Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh)’a geldim ve kader mevzuunda kalbimde bir şey meydana geldi. Bana bir şeyler söyle belki Allah onu kalbimden giderir dedim.
Ubey bin Ka’b (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
−’Allah göklerin ve yeryüzünün ehline azap etmiş olsaydı O, onlara asla zulmetmiş olmazdı. Ancak Allah onlara rahmet etmiş olsa Allah’ın rahmeti onlara amellerinden daha hayırlıdır. Allah’ın yolunda Uhud dağı kadar altın infak etsen, kadere iman edene kadar Allah onu senden kabul etmez! Bil ki; sana isabet eden bir şeyin, isabet etmemesi mümkün değildir! Bu itikadın gayrı bir itikat üzere ölürsen ateşe girersin!’
Sonra Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim. O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Huzeyfe (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri söyledi. Sonra Zeyd bin Sabit (Radiyallahu Anh)’ın yanına geldim O da bana aynı şeyleri, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hadis olarak rivayet etti.”
Ebu Davud 4699, İbni Mace 77, İbni Ebi Asım es-Sünne 245, Acurri 386, Ahmed bin Hanbel Müsned 5/185
Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) ölümü anında oğluna şöyle vasiyet etti:
Ey yavrucuğum! Sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını kesin bilinceye kadar imanın hakiki tadını bulamazsın! Ben, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle dedi:
“Allah’ın ilk yaratığı şey kalemdir. Allah kaleme yaz! buyurdu.
Kalem:
−Neyi yazayım? Neyi yazayım? Ey Rabb’im! dedi.
Allah’da ona:
−Kıyamet saatine kadar olacak her şeyi yaz! buyurdu.”
Ubade bin Samit (Radiyallahu Anh) oğluna şöyle dedi:
−Ey yavrucuğum! Ben, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim şöyle buyuruyordu:
“Herkim bu inancın dışında ölürse o benden değildir!”
Ebu Davud 4700, Tirmizi 2244, Ahmed bin Hanbel Müsned bin Hanbel Müsned 23081
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabının gönüllerinde bu akidenin çok büyük bir tesiri vardı. Onlar yeryüzünde dağılıp bu kader akidesini Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in onlara öğrettiği gibi insanlara öğretiyorlardı. Bir keresinde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’ya:
−“Ey çocuk! Allah’ı koruyup gözet ki, Allah da seni korusun! Allah’ı gözet ki, onu karşında bulasın. Bir şey istediğin vakit Allah’dan iste! Bil ki, ümmet sana bir şey ile fayda vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla fayda veremezler! Veya ümmet sana bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelse, Allah’ın senin için yazdığı şeyin dışında onlar sana asla zarar veremezler! Kalemler kaldırıldı ve defterler (in mürekkebi) kurudu!”
Ahmed bin Hanbel Müsned bin Hanbel Müsned 1/293
Bu akide onların kalplerine sekineti döküp gönüllerine itminan boşalttı ve onları izzet üzere terbiye etti. Böyle bir manevi dolgunlukla dini beşeriyete tebliğ için yeryüzünde dağıldılar. Allah’ın kaderine imanlarının önünde yeryüzünün güçlükleri ve meşakkatleri onların gözünde basitleşmiş ve küçülmüştür. Bundan dolayı Selman (Radiyallahu Anh)’a insanların:
Kadere onun hayrına ve şerrine iman edinceye kadar mü’min olamazsın denmesinin aslı nedir diye sorulduğunda?
Selman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
−“Bu sözün anlamı, sana isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, sana isabet etmeyen bir şeyin de etmesinin mümkün olmadığını bilmendir!”
Bilindiği gibi bu söz sadece Selman’nın sözü değildir, aksine bütün sahabelerin sözüdür. Kader akidesiyle nimetlenen insan, kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesinin mümkün olmadığını, ümmet ona bir şeyle zarar vermek üzere bir araya gelseler Allah’ın onun hakkında yazdığının dışında hiçbir şeyle zarar veremeyeceklerini bilir.
Hiçbir nefis, rızkını ve ecelini tamamlamadan ölmeyecektir! Kullara kul olmaktan sadece bu inanca sahip kimseler kurtulur ve kulların Rabb’i Allah’a kul olur. Dünya ve ahiret işlerinin tamamı göklerin ve yerin yaratıcısı Zatın elinde olduğuna inanan kimse, nasıl olurda başını Allah’tan gayrı için eğer?! Bu yeryüzünde hangi güç olursa olsun topraktan yaratılmış bir kul için kendisini nasıl zelil duruma düşürür?!
İbni Receb (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:
“Toprağın üzerindeki her şeyin toprak olduğu kendisine tahakkuk eden kimse toprağa itaat etmeyi Allah’a itaat etmenin önüne nasıl geçirir? Yahut mülkün sahibi Allah’ın gazabına karşı, kendi için toprağı memnun etmeye nasıl razı olur?! Bu gerçekten şaşılacak bir iştir!”
Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 385
Bu akide mamur ettiği kalpten korkaklık alametlerini söker atar. Sahibini zamanı ve mekanı geldiğinde Kâfirlerle savaşa iter; onlara, araç, gereç ve silahlarına gereğinden fazla önem vermez. Bir Müslüman onlara neden gereğinden fazla önem versin ki, kendini ve onları yaratan kendisi için takdir ettiği rızkı ve eceli noksansız tam olarak verecektir. Kendisi için takdir edilen çaresiz tahakkuk edecek ve başına gelecektir, takdir olunmayan da asla ona ulaşmayacaktır.
Allah’ın kaderine iman eden bir mü’min dünya nimetlerinin hiç birinin denk olmadığı başka bir nimetle nimetlenmektedir. O da her hal üzere Allah’tan razı olma halidir. Bu mü’min kaderlerin Allah’ın emri, dilemesi ve iradesiyle oluştuğunu görür. Hadiselerin Allah’ın hikmeti ve iradesiyle meydana geldiğini bilir. Allah bilir insanlar bilmez! Allah-u Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur:
“Kerih gördüğünüz halde kıtal size farz kılındı! Bazen kerih gördüğünüz bir şey sizin hakkınızda daha hayırlı olabilir; hoşlandığınız bir şey de sizin hakkınızda daha hayırsız olabilir! Allah bilir siz bilemezsiniz!”
Bakara Suresi 216
Kadere iman eden mü’min, hayır ve şerri kendisine takdir eden Allah’ın hikmet ve rahmet sahibi olduğunu bilir. Dolayısıyla nimete nankörlük etmez, musibetle imtihan olduğunda da sabırsızlık göstermez. O genişlik halinde şükredici, darlık halinde de sabredicidir. Bu sebeple her hali hayırdır.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
“Mü’minin işi hayret vericidir. Kuşkusuz ki, onun her işi hayırdır. Bu sadece mü’min içindir. Ona sürur verici bir şey isabet etse şükreder. Bu da onun lehine bir hayır olur. Eğer ona zarar verici bir şey isabet etse sabreder ve bu da yine onun lehine bir hayır olur” buyurdu.
Müslim 2999/64, Ahmed bin Hanbel Müsned 4/332
Mü’min musibete bakar ve onun Allah’ın kaderi olduğunu bilir. Kalbi mutmain olup ondan razı olur. Mevlası ve yaratıcısına karşı daha çok edepli olur. Sonra o musibetin netice yönünden sevaba dönüşmesine bakar. Bu sebeple de ondan razı olur ve ona sabreder.
Bu hususta Sa’d bin Ebi Vakkas (Radiyallahu Anh) şöyle tahdis etmiştir:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e:
−Ya Rasulallah! İnsanların bela yönünden hangisi daha şiddetli olur dedim.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−’Bela yönünden insanların en şiddetlisi Nebilerdir. Sonra rütbece en üstün olanlar. Kul dinine göre belaya uğratılır. Kişi dininde kuvvetli ise belası şiddetli olur. Eğer dininde zayıf ise o da dinine göre belaya uğratılır. Bela kuldan ayrılmaz (imtihana devam eder) ta ki kul üzerinde hiç günah kalmamış bir halde yeryüzünde gezer olunca onu bırakır’ buyurdu.”
Ahmed bin Hanbel Müsned 1481 Darimi 2/320, İbni Mace 4023, İbni Hibban Mevarid 699, Albânî Sahihu’l-Cami’ 992
İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh)’de şöyle demiştir:
“Başına bir bela geldiği vakit kerem sahibi kimselerin sabrı ile ona sabret! O seni daha çok kerem sahibi yapar. Onu insanlara şikâyet ettiğin vakit, Rahim olan Allah’ı hiç merhameti olmayanlara şikâyet etmiş gibi olursun!”
İbni Kayyım Uddetissabirin 90
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) ise şöyle demiştir:
“Allah’ın “...Kalbine hidayet verir...” ayetiyle kast ettiği, kulun kalbine yakin verir de o kimse kendisine isabet eden bir şeyin isabet etmemesi, isabet etmeyecek şeyin de isabet etmesinin mümkün olmadığını bilir.”
İbni Kesir Tefsir 8/163
Alkame (Rahmetullahi Aleyh):
“Başa gelen her musibet Allah’ın izniyledir. Herkim Allah’a iman ederse, Allah onun kalbine hidayet verir.” Tegabun Suresi 11 ayetinin tefsirinde:
“Ayette kastedilen kimse kendisine bir musibet isabet ettiği zaman onun Allah’ın indinden olduğunu bilir ve ondan razı olup ona teslim olur demiştir.”
İbni Kesir 8/163, İbni Kayyım Uddetissabirin 90
Başa gelen şeylere rıza ve sabır göstermek kadere imanın esasıdır. Rıza ve sabır kadere imanın meyvesidir. Musibet ve benzeri nefse hoş gelmeyen şeylere rıza ve Allah’a ibadetlere devam etmek küfür, asilik, fısk ve benzeri Allah’ın yasakladığı şeylere rıza değildir ve zillette sabır yoktur. Kuşkusuz ki, Allah kullarının küfür ve masiyet işlemelerine; alçalıp zelil olmalarına asla razı olmaz! Dolayısıyla mü’minin rızası Allah’ın rızasına tabi; sabrı da Allah için ve O’nun yolunda olacaktır.
Kadere rıza, belaya sabır ve Allah-u Teâlâ’nın hükmüne mutmain olarak teslim, nefis binasının üzerinde durduğu en önemli esaslardır. Bu aynı zamanda yeryüzünde Allah’ın nizamını tesis etmek için, insanlığın gücünü seferber edici bir faktördür.
Geri dönmek yok, nedamet ve hüsran yok, keşke şöyle olsaydı yahut yapsaydık, böyle olurdu yok. Fakat Allah böyle takdir etti ve dilediğini yaptı var. Bu akidede kalbin sekineti, bedenin rahatı, gam ve kederi terk vardır. Nefsin parçalanması, sinirlerin bozulması yoktur. Aksine hoşnutluk, huzur, saadet, rahatlık ve itminanlık vardır.
Gönül genişliği ile Allah’ın adaletine, ilmine ve hikmetine itimat ederek O’na tevekkül vardır. Bu, vesvese ve kuruntulardan sığınılacak yegâne makamdır. Bu akideyi terk eden, Allah’a imandan yoksun ve Allah’ın dünya ve ahiret işlerini tedbir edip idare ettiğini inkâr eden toplumların ahirette ki nasibi, alçaltıcı azapta edebi kalmaktır.
Bu dünyada ki durumları ise, saadeti kaybetmek, gergin ve stresli bir yaşam ve ruhi bunalımlarla tüketilen bir ömürdür. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kim beni anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir yaşam vardır! Kıyamet günü onu kör olarak haşr ederiz!”
Ta-Ha Suresi 124
Kadere imanın Allah’a tevekkülle beraber bizi sebeplere yapışmaya memur ettiğini aklımızdan çıkarmamamız şarttır. Sebeplere yapışmak da Allah’ın izni olmaksızın bizi neticeye ulaştırmayacaktır, bunu da yine aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Sebepleri yaratan varlık neticeyi ve semereyi yaratan varlıktır. Örneğin salih bir nesil isteyen kimse, bunun için mutlaka bir sebebe yapışmak zorundadır. O da şer’i evliliktir. Fakat bu evlilik bazen semeresini verir ki bu, çocuktur. Bazen de Aziz ve Hâkim olan Allah’ın irade ve meşietine göre semeresini vermez.
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dilediğine dişiler bahşeder, dilediğine de erkekler bahşeder. Veya onları hem erkek hem de dişi olmak üzere çift verir. Dilediğini de kısır kılar. O her şeyi bilendir her şeye gücü yetendir.”
Şûrâ Suresi 49
Sebeplere yapışmayı terk etmek Müslümana haramdır! Rızk Allah’ın elinde olmasına rağmen rızk talebi için sayu gayreti terk etmek günahtır.
Şeyhülislam şöyle dedi:
“Sebeplere onların yaratıcılığına itikat edip meşietine inanarak iltifat etmek tevhidte şirktir! Sebepleri sebep olarak yok addetmekse akılda noksanlıktır! Emrolunan sebeplerden yüz çevirmek de şeriata tân etmektir!”
Mecmuu Fetava 8/528
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) meşru sebeplere yapışmanın kader olduğunu beyan etmiş ve bundan dolayı da tedaviyi emretmiştir.
Usame bin Şüreyk (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ashabı ile beraber iken geldim. Onlar Nebinin yanında başlarının üzerinde kuş varmış hareket ettiklerinde uçacakmış gibi idiler. Onlara selam verip oturdum. Civar köylerden bedevi Araplar geldi ve:
−Ya Rasulallah! Hasta olduğumuzda tedavi olalım mı? dediler.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘Evet, tedavi olunuz! Zira Allah yarattığı her derde deva yaratmıştır. Ancak ihtiyarlık müstesnadır!’ buyurdu.”
Ahmed bin Hanbel Müsned 4/278, Ebu Davud 3855, Tirmizi 2039, İbni Mace 3436
Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle:
‘Allah indirdiği her derde mutlaka şifa da indirmiştir’ buyurdu.”
Buhari 5720
İbni Ebi’l-İz şöyle dedi:
“Bazı insanlar tevekkülün, çalışıp gayret etmeye ve sebeplere yapışmaya mani olduğunu zannetmiş, işler takdir olunmuş ise, sebeplere yapışmaya hiç gerek yoktur demişlerdir. Bu görüş, fasittir! Kuşkusuz ki, çalışmanın farz olanı, mendub olanı, müstehap olanı, haram olanı ve mekruh olanı vardır. Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) tevekkül edenlerin en faziletlisi idi. Buna rağmen savaşa çıktığında zırhını giyer kılıcını kuşanırdı.”
Buhari 5720
Sahabelerin kadere imanı ile sebeplere yapışma arasındaki alaka anlayışları da aynen öyle idi. Zira sebeplere yapışmak da kadere imanın içine girer, bu ona munafi değildir, aksine onun gereğidir.
Örneğin Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma)’nın rivayet ettiğine göre Ömer (Radiyallahu Anh) Şam’a doğru yola çıktı. Nihayet Serg denen yere gelince Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh) ve arkadaşları kendisini karşıladılar ve Şam arazisinde veba Salgını olduğunu söylediler.
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:
“Ömer (Radiyallahu Anh) İlk hicret edenleri bana çağır! dedi. Onları çağırdı, onlarla istişare edip veba salgınını onlara haber verdi. Onlar Ömer (Radiyallahu Anh)’ın geri dönmesi ve kalması hususunda ihtilaf ettiler.
Bazıları:
−Bir iş için çıktın, o işten geri dönmeni doğru bulmuyoruz! dediler.
Bazıları da:
−İnsanların geri kalan kısmı ve Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ashabı seninle beraberdir. Onları bu vebaya getirme! dediler.
Ömer (Radiyallahu Anh) onlara:
−Yanımdan çıkın! dedi.
Sonra:
−Ensarı bana çağır! dedi. Ben onları da Ömer (Radiyallahu Anh)’ın yanına davet ettim. Ömer (Radiyallahu Anh) onlarla da istişare etti. Onlar da muhacirlerin yoluna suluk edip ihtilaf ettikleri gibi ihtilaf ettiler.
Bunu üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) onlara da:
−Yanımdan çıkın! dedi.
Sonra:
−Kureyş ihtiyarlarından, fetih muhacirlerinden burada bulunanları bana çağır! dedi. Ben onları da çağırdım. Onlardan iki kişi bile Ömer (Radiyallahu Anh)’a karşı ihtilaf etmedi. İnsanları geriye döndürmeni ve halkı vebaya götürmemeni doğru görüyoruz dediler.
Bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh) insanların arasında:
−Ben sabahleyin bineğime binip geri döneceğim! siz de buna göre hazırlanıp sabahlayın!” diye nida ettirdi.
Ebu Ubeyde bin Cerrah (Radiyallahu Anh):
−Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun? dedi.
Ömer (Radiyallahu Anh):
−Keşke bunu senden başkası söyleseydi ya Eba Ubeyde! Evet, Allah’ın kaderinden yine Allah’ın kaderine kaçıyoruz! dedi.
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:
−Abdurrahmân bin Avf (Radiyallahu Anh) bir ihtiyacı sebebiyle ortalıkta yok iken o esnada çıka geldi ve şöyle dedi:
−Bu hususta bende ilim vardır. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittim:
‘Bu hastalığın bir yerde çıktığını işittiğiniz zaman oraya girmeyiniz! Hastalık sizin bulunduğunuz yerde meydana gelirse, ondan kaçmak için oradan dışarıya çıkmayınız!’ buyuruyordu.
Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) bunun üzerine Ömer (Radiyallahu Anh), Allah’a hamd etti ve oradan ayrıldı dedi.”
Buhari 5756
Aynı sebeple Yemen’den azıksız olarak hacceden bir grup insanın düşkün hali Ömer (Radiyallahu Anh)’ı ağlatmış sonra onlara:
−Siz kimsiniz? diye sormuştu.
Onlar:
−Biz Allah’a tevekkül edenleriz! dediklerinde, Ömer (Radiyallahu Anh) onları zem ederek:
−Aksine siz başkalarının malını yiyenlersiniz! Tevekkül eden, ihtiyacını yerden gayret eder alır sonra Allah’a tevekkül eder! demiştir.”
Camiu’l-Ulum 384
İbni Kayyım (Rahmetullahi Aleyh) şöyle diyor:
“Allah’ın yarattığı sebeplere yapışmadan tevhidin hakikati tamam olmaz! Sebepleri iptal etmek tevhide muhalif bir fiildir! Acizlikten dolayı da olsa sebeplere yapışmayı terk etmek hakikatı kula dininde ve dünyasınnda kendisine fayda verecek şeylerin meydana gelmesinde yahut kendisine zarar verecek şeyleri def etmesinde kalbin Allah’a itimadı olan tevekküle muhalif bir iştir!”
İbni Kayyım Zadu’l-Meâd 3/420
Sehl bin Abdullah (Rahmetullahi Aleyh) şöyle demiştir:
“Sebeplere yapışmaya dil uzatan sünnete dil uzatmıştır! Tevekküle dil uzatan da îmâna dil uzatmıştır! Tevekkül Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in halidir. Sebeplere yapışmaksa Onun sünnetidir. Onun hali üzere amel edip tevekkül eden sünnetini terk etmemelidir.”
Camiu’l-Ulum ve’l-Hikem 628