Ahiret günü, insanların hesaba çekilme ve dünyada yaptıklarının karşılığını tam olarak alma günüdür. ‘Son gün’ anlamına gelen ahiret gününün bu şekilde adlandırılmasının sebebi, onun son dünya günü olup ondan sonra başka dünya günü olmamasıdır. Çünkü bu günden sonra cennetlikler nimet dolu konaklarına, cehennemlikler de azap dolu mekanlarına yerleşmiş olurlar.
Mahlukatın en şereflisi olan insan, varacağı sonucu bilmenin ışığında hedefini tayin edebilir, gayesini belirleyip yolunu çizebilir ve kendisini, belirlediği bu hedefe ve gayeye ulaştıracak vesile ve sebeplere sarılır. İnsanda bu bilgi yoksa hedefini de tayin edemez, hayatının da bir gayesi olmaz. Bu durumda ise üstün faziletlerini kaybeder ve içgüdüleriyle hedefsizce yaşayan hayvanlar gibi bir hayat sürer. Böyle bir durumla muhatap olmamak için dönüş yurdu olan ebedi hayat öğrenilmeli ve oradaki arzulanan neticeye uygun amel edilmelidir.
İmanın rükunlarından olan ahiret günü ve ona bağlı olan diğer meselelerin öğrenilmesi; neye, nasıl iman etmemiz gerektiğini bilmek açısından önemli olduğu gibi, yukarıdaki sebeple de öğrenilmesi dahabir önem kazanmaktadır. Aslen ahiret günü, bu alemin yok olmasıyla başlar. Ancak ahiret gününe iman, Allah’ın ve Rasulü’nün haber verdiği, ölümle başlayan kabir fitnesine sorgusuna, oradaki nimete ve azaba, büyük ve küçük kıyamet alametlerine, bundan sonra ise alemin yok olmasıyla ortaya çıkacak olan tekrar dirilmeye, haşra toplanmaya, amel defterine, hesaba çekilmeye, amellerin tartılacağı mizana teraziye, Kevser havuzuna, cehennemin üzerine kurulan ve üzerinden geçmekle emrolunacağımız Sırat Köprüsü’ne, o gün ve sonrasında vuku bulacak farklı kimselere mahsus çeşitli şefaat olaylarına, nimet yurdu cennete ve azap yurdu cehenneme iman etmeyi gerektirir.
Allah-u Teâlâ, Kitabı Kur’an’ı Kerim’de ahiret gününe çokça değinerek onun önemine ve gaybi olan bu güne imanı kalplere yerleştirmeye dikkat çekmiş, insanın o günden gafil olmamasını istemiştir.
Allah-u Teâlâ birçok ayette ahiret gününe imanı kendisine imanla ve salih amelle zikretmiştir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“…Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amel işleyenlere Rableri katında mükafat vardır…”
Bakara 62
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Lakin onlardan ilimde derinleşmiş olanlar, sana indirilene ve senden önce indirilene iman eden mü’minler, namazı kılıp zekatı verenler, Allah’a ve ahiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük bir mükafat vereceğiz.”
Nisa 162
Yüce Allah Kur’an’da, ahiret gününü değişik isimler vererek çokça zikretmiş olup bu isimlerin her biri o gün meydana gelecek olaylara delalet etmektedir.
Bunlardan bazıları:
1) Yevmu’l-Ba’s. Yeniden dirilme günü Rum Suresi 56
2) Yevmu’l-Kıyame. Ayağa kalkma günü Zümer Suresi 60
3) Saat. Buluşma vakti En’am Suresi 31
4) Yevmu’d-Din. Din günü Fatiha Suresi 4
5) Yevmu’l-Hisab. Hesap günü Mü’min Suresi 27
6) Yevmu’l-Feth. Fetih günü Secde Suresi 29
7) Yevmu’t-Telak. Kavuşma günü Mü’min Suresi 15
8) Yevmu’l-Cem. Toplama günü Teğabün Suresi 9
9) Yevmu’t-Teğabün. Zarar günü Teğabün Suresi 9
10) Yevmu’l-Hulud. Ebedilik günü Kaf Suresi 34
11) Yevmu’l-Hasret. Pişmanlık günü Meryem Suresi 39
12) Yevmu’l-Huruc. Çıkış günü Kâf Suresi 42
13) Yevmu’t-Tenad. Bağrışıp çağrışma günü Mü’min Suresi 32
İnsan unutkan ve gaflet sahibidir. Dünya hayatına aşırı düşkün olup ve geleceğini/ölümden sonrasını ihmal etmektedir. Yarattığı varlığın bu özelliğini bilen Allah-u Teâlâ, bizlere olan fazlı ve rahmeti ile Kur’an’da çokça dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret geçici bir hayat olduğunu, ahiret hayatının ise hakiki ve daimi olduğunu bize hatırlatmaktadır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Ahirette ise çetin (şiddetli) bir azap ile Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.”
Hadid 20
Ahiret gününe iman etmenin, insan hayatında oldukça fazla tesiri vardır. Bu iman, kişiyi orası için hazırlık yapmaya, cennete girmeye vesile olacak salih amelleri işlemeye, azabı gerektirecek çirkin amellerden de uzak durmaya teşvik eder.
Tarih boyunca, öldükten sonra dirilmeye akılları ermediği için onu kabullenemeyip inkar eden kafirler olagelmiştir. Halbuki öldükten sonra diriliş, değişmez bir gerçektir. Bütün semavi kitaplar ittifakla bunu dile getirmiş, her nebi ve rasul de kavimlerini ahirete imana davet etmişlerdir. Buna dair nakli deliller şunlardır:
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Kafirler asla diriltilmeyeceklerini iddia ettiler. De ki: Hayır, Rabbime yemin olsun ki, muhakkak diriltileceksiniz. Sonra da yaptığınız şeyler mutlaka size haber verilecektir. O Allah’a kolaydır.”
Teğabün 7
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sizi ondan (topraktan) yarattık, sizi oraya döndürecek ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”
Ta-Ha 55
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“(Nuh, kavmine şöyle dedi:) Allah, sizi yerden bitki gibi bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi (yeniden) çıkaracaktır.”
Nuh 17, 18
Ayrıca Allah-u Teâlâ değişik dönemlerde bazı fert veya toplulukları öldürmüş ve ibret alınsın diye tekrar diriltmiştir. Şahit olunan bu delillerden bazılarına Bakara Suresi’nde beş tane örnek vardır:
1) Musa (Aleyhisselam)’ın kavmi Allah’ı açıkça görmedikçe inanmayacaklarını söyleyince Allah-u Teâlâ onları öldürmüş, sonra da şükretsinler diye tekrar diriltmiştir.
Bakara 55, 56
2) İsrail oğulları faili meçhul bir cinayetin katili hakkında ihtilafa düştüklerinde Allah-u Teâlâ onlara bir inek kesmelerini, onun bir parçasıyla öldürülen kişiye vurmalarını ve ölünün dirilerek katilini açıklayacağını buyurdu.
Bakara 73
3) Allah-u Teâlâ, taun sebebiyle ölüm korkusuyla yurtlarından kaçan binlerce kişiyi öldürmüş ve tekrar diriltmiştir.
Bakara 243
4) Virane bir beldeden geçerken Allah’ın burayı tekrar diriltmesine ihtimal vermeyen birisini Üzeyr (Aleyhisselam)’ı Allah-u Teâlâ 100 yıl öldürmüş, sonra tekrar diriltmiş ve yanındaki yalnızca kemikleri kalmış eşeğine de gözlerinin önünde hayat vermiştir.
Bakara 259
5) İbrahim (Aleyhisselam)’ın ölüleri nasıl dirilttiğini göstermesi talebine karşılık Yüce Allah, dört kuşu kesip parçalarını civar dağlara bırakmasını, sonra da onları kendisine çağırmasını emretmiş ve o kuşların koşarak ona geleceğini bildirmiştir.
Bakara 260
Şüphesiz ki, evvelinde bir numune olmadan gökleri, yeri ve tüm mahlukatı ilk defa yaratan Yüce Yaratıcı, onları tekrar diriltmeye elbette gücü yetendir. Akli olan bu bakış açısının delilleri şunlardır.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“O, mahlukatını yaratıp (ölümden) sonra bunu tekrar edendir ki, bu (tekrar yaratma) O’na daha kolay gelir…”
Rum 27
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Gökten bereketli bir su indirdik. Ve o suyla ölü bir beldeye hayat verdik. İşte (kabirlerden) çıkış da böyledir.”
Kaf 9-11
1) Ecelin gelmesi, kabir fitnesi, sorgu, oradaki nimet ve azap,
2) Kıyametin alametleri,
3) Kıyametin kopması, bu alemin başka bir aleme dönüşmesi, ba’s yeniden diriliş, haşr, havuz, hesap, kullar arası hak alışverişi, mizan ve amellerin tartılması, Sırat’tan geçme, cennet ve cehennem, şefaat.
Şimdi sırasıyla bu başlıkları delilleriyle inceleyelim:
Allah-u Teâlâ’nın mahlukatı arasına koyduğu bir sünneti olarak ölüm, her can sahibine mutlaka ulaşacaktır. Ölümün şekli kişilerin dünyadaki hallerine göre değişken olur.
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den alıntıladığımız uzun bir hadiste bu husus bize şöyle anlatılmaktadır:
“İnanmış bir kulun eceli geldiğinde, görevli ölüm meleği ve yardımcıları en güzel surette, cennet kefeni ve kokularıyla ona gelirler ve güzellikle ruhunu bedenden çıkarıp güzel kokulu kefenlerle onu kefenlerler, yedi kat semayı aşarak Allah’a sunarlar. Allah’ın emri ile ruh tekrar bedene iade olunur. Kul kabrindeyken Rabbi, dini ve Nebi’si hakkında Münker ve Nekir isimli iki melek tarafından sorguya çekilir. Bu sorgu esnasında kulun namazı, orucu, zekatı ve diğer iyilikleri hazır bulunur. Allah’ın bir vaadi olarak o iyi kul bu suallere istenildiği gibi cevap verir:
−Rabbin kim? sorusuna Allah’tır, der,
−Dinin ne? sorusuna İslam’dır, der,
−Aranızdan gönderilen bu adam (Muhammed) hakkında ne dersin? sorusuna da O Allah’ın Rasulü’dür, diye cevap verir. Bunun üzerine o iki melek:
−Onun Allah’ın Rasulü olduğunu nasıl bildin? diye sorunca mü’min kul:
−Allah’ın Kitabı’nı okudum, ona inandım ve tasdik ettim, diye cevap verir. İşte bu Allah-u Teâlâ’nın şu vaadi sebebiyledir:
“Allah, iman edenleri dünya hayatında da, ahiret hayatında da sabit bir sözle (tevhid sözüyle) sabit tutar…”
İbrahim 27
Mü’min kulun sorgusu esnasında verdiği bu cevaplar üzerine Allah gökten, onun cevaplarını tasdik eder ve kabrinin genişletilmesini, kendisine cennet yataklarından bir yatak hazırlanmasını, cennetten kabrine güzel kokular ve ılık rüzgarlar esmesi için kabri ile cennet arasına bir kapı açılmasını emreder. Kabri 70 zira 35 metre genişletilir ve aydınlatılır.
Müteakiben dünyada yaptığı salih amelleri; yüzü ve elbiseleri güzel, hoş kokulu bir adam olarak onun yanına gelir ve onu kabir nimetleri ile müjdeler. Aynı zamanda cennet ve cehennemden birer yer gösterilerek Allah’ın o kulu, cehennemdeki azap yerinden kurtarıp cennetten ona gösterilen mekanı kendisine bahşettiği bildirilir. O kul yeniden diriltilene kadar cennetteki makamını seyreder durur. Ruhu ise, yeniden bedene döneceği kıyamet gününe kadar cennet ağacına tutunmuş bir kuş olduğu halde temiz ruhların arasında bulunur.”
İbni Mace 4271
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:
“İnkar eden bir kulun eceli geldiğinde ise, ölüm meleği ve yardımcıları ona kara yüzlü bir şekilde, yanlarında demir bir kürek bulunduğu halde gelirler. Ölüm meleği azarlayarak ve canını yakarak ruhunu bedeninden söker alır, diğer melekler de onun ruhunu yanlarında getirdikleri küreğe koyarlar. Ondan en pis bir koku yayıldığı halde semaya yükseltirler. Ancak ona gökyüzünün kapıları açılmaz. Bu Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu gereğidir:
“Bizim ayetlerimizi yalanlayıp da onlara karşı kibirlenmek isteyenlere gök kapıları açılmaz ve onlar deve, iğne deliğine girinceye kadar cennete giremezler…”
A’raf 40
Onun ruhu oradan savrulup atılarak kovulur ve cesedine döndürülür. Sorgu melekleri onu korkutarak oturturlar ve sorguya çekerler:
−Rabbin kim? sorusuna Ah! Ah! Bilmiyorum, der,
−Dinin ne? sorusuna Ah! Ah! Bilmiyorum, der,
−Aranızda gönderilen bu adam hakkında ne dersin ve onun hakkında nasıl şahitlik edersin? sorusuna da kastedileni bilemeden:
−Hangi adam? der. Meleklerin:
−Muhammed, diye hatırlatmaları üzerine:
−Bilmiyorum, insanlar bir şeyler söylüyorlardı, ben de onların söylediği gibi söylüyordum. der.
Bu cevaba müteakiben Allah-u Teâlâ, onun için ateşten bir yatak serilmesini, sıcak ve kavurucu rüzgarın girmesi için cehennemden kabrine bir kapı açılmasını emreder. Onun cehennemdeki mekanı kendisine gösterilir ve:
−Bu senin mekanındır, denilir. Cennetten de bir yer gösterilir ve:
−Eğer Allah’a itaat etmiş olsaydın burası senin olacaktı, denilir. Kazandığı ve kaybettiği yerleri görünce acı ve ızdırabı katlanır. Sonra kabri, adamın kaburga kemikleri birbirine girecek şekilde daraltılır. İşte bu, Allah’ın vaat ettiği sıkıntılı ve sıkıcı hayattır. Nitekim O Azze ve Celle şöyle buyurmuştur:
“Herkim Beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz ki onun sıkıntılı bir hayatı olur ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşrederiz.”
Ta-Ha 124
Müteakiben dünyada yaptığı çirkin işleri, yüzü ve elbiseleri çirkin, kötü kokulu bir adam olarak onun yanına gelir ve onu Allah’ın azabı ile müjdeler.
Sonra ona azap etmesi için, elinde bir dağa vurulsa onu toz-toprak haline getirebilecek bir balyoz bulunan kör, sağır ve dilsiz bir kişi gönderilir. Ona öyle bir darbe vurur ki, kabirdeki adam toprak olur! Allah onu tekrar eski haline çevirir. Kendisine musallat edilen kişi ona bir daha vurunca öyle bir feryat eder ki, doğu ile batı arasındaki insanlarla cinlerden başka her şey o feryadı işitir. Allah onu tekrar diriltinceye kadar kabrinde azap görmeye devam eder.”
Terğib ve Terhib 7/67-77, Ebu Davud 4753, Buhari 1259, Ahmed 4/287-288, No 18733, 18815
Ehli Sünnet’e göre kabir azabı ve nimeti hak ve gerçektir. Ayet ve Sahih Hadisler bunlara delillik etmektedir. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
“…Firavun’un ailesini, kötü azap kuşattı. Onlar sabah akşam ateşe sunulurlar. (Dünya durdukça azap böyle devam eder.) Kıyamet saati geldiğinde de ‘Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun!’ (denilir.)”
Mü’min 46
Allah-u Teâlâ bu ayetlerde Firavun ve ailesi hakkında iki çeşit azaptan bahsetmektedir. İlkinin kabirde olup sabah akşam ateşe sunuldukları, ikincisinin ise kıyamet koptuğu gün olup azabın en şiddetlisine sokulacakları apaçık ortadadır. Şüphesiz ki ilk olanla kastedilen Ehli Sünnet’in hakkında ittifak etmiş olduğu kabir azabıdır.
Kabir azabı ile ilgili hadisler sayı bakımından oldukça fazla olup mütevatir derecesindedir. Bunlardan birkaç tanesini zikredelim:
1) Aişe (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:
“Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
‘Kabir azabı haktır’ dedi.
Aişe (Radiyallahu Anha) dedi ki:
Ondan sonra her namazda Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kabir azabından Allah’a sığındığını gördüm.”
Buhari 1296, Müslim 586/125
2) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:
“Muhakkak ki ölüler, kabirlerinde azap olunurlar. Hatta hayvanlar onların seslerini işitirler.”
Terğib ve Terhib 7/54, Taberani Mucemu’l-Kebir
3) Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:
“Eğer ölülerinizi defnetmeme endişesi olmasaydı kabir azabından bir kısmını size işittirmesi için Allah’a dua ederdim.”
Müslim 2868/68
Kabir ahiret konaklarının ilkidir. Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:
“Kabir, ahiret konaklarının ilkidir. Eğer kişi ondan azap görmeksizin kurtulursa ondan sonraki konaklar o kişi için daha kolay olur. Ancak ondan azap görmeksizin kurtulamazsa ondan sonraki konaklar o kişi için kabirden daha şiddetlidir…”
Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle dedi:
“Kabirden daha korkunç bir manzara görmedim.”
Tirmizi 2410, İbni Mace 4267
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Bu gece (rüyamda) bana iki kişi (Cebrail ve Mikail) geldi. Hem beni götürüyor, hem de:
−Bizimle yürü! diyorlardı. Biz yürüdük ve nihayet yatmakta olan bir adamın yanına geldik. Onun başucunda da elinde taş bulunan birisi duruyor ve adamın başını taşla eziyordu. Taşı başına her vurduğunda taş yuvarlanıp gidiyor, taşı atan da her seferinde arkasından koşup onu alıp geri getiriyordu. Bu arada o dönüp gelmeden önce adamın başı iyi oluyor ve eski haline dönüyordu. Sonra taşı getiren adam başucuna gelip ilk seferde yaptığı gibi adamın başını ezmeye devam ediyordu. Ben:
−‘Subhanallah! Bunlar da kim? dedim.’
−O başı ezilen Allah’ın kendisine Kur’an’ı Kerim’i öğrettiği birisidir. Ama o gece Kur’an’ı Kerim’den uzak kalır, gündüz de O’nunla amel etmezdi ve O’nu reddederdi, farz namazlarını da kılmadan uyurdu. İşte bu sebeple kıyamet gününe kadar ona bu şekilde davranılır, dediler.”
Buhari 1307 No 1386, 6915 No 7047
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Bu gece (rüyamda) bana iki kişi (Cebrail ve Mikail) geldi. Biz yürüdük nihayet tandır gibi üstü dar, altı geniş olan ve altında ateş yanan bir fırına geldik. Onun içinden bağrışma sesleri geliyordu. Onun ağzına doğru baktık ki, içerde çıplak erkekler ve kadınlar var. Ateş alevlendirildikçe içindekiler bağırıp çağırarak yukarı doğru çıkıyorlar ve neredeyse dışarı çıkacak gibi oluyorlar, alevler azalınca da tekrar geri dönüyorlardı.
−’Bunlar kim? diye o iki meleğe sordum.’
−Onlar (dünyadayken) zina eden erkek ve kadınlardır dediler.”
Buhari 1307 No 1386, 6915 No 7047
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Bu gece (rüyamda) bana iki kişi (Cebrail ve Mikail) geldi. Biz yürüdük nihayet içinde yüzen bir adam bulunan kandan oluşmuş bir nehre geldik. Nehrin kenarında da yanında çokça taş bulunan bir adam vardı. Nehirdeki adam dışarı çıkmak istediğinde diğeri onun ağzına bir taş atarak onu tekrar bulunduğu yere gönderiyordu. Adam çıkmak için her defasında geldiğinde öbürü ağzına taş atıp geri çeviriyordu.
−‘Bunların durumu nedir? diye sordum.’
−Nehirde yüzmekte olup kendisine taş yutturulan adam (dünyadayken) faiz yiyen birisidir dediler.”
Buhari 1307 No 1386, 6915 No 7047
Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
“…Bu gece (rüyamda) bana iki kişi (Cebrail ve Mikail) geldi. Biz yürüdük nihayet sırt üstü yatmış bir adamın yanına geldik. Başucunda da elinde demirden bir kanca bulunan birisi vardı. Bu adam elindeki kancayla yatanın ağzının yanını, boğazını ve gözünü başının arkasına kadar kesip parçalıyordu. Sonra diğer yana geçip o tarafı da aynı şekilde yarıp parçalıyordu. Bu arada ağzının diğer yanı iyileşiyor, adam da tekrar oraya yönelerek ilk seferde olduğu gibi kesip yarma işine devam ediyordu. Yanımdaki iki meleğe:
−‘Subhanallah! Bunların durumu nedir? diye sordum.’
−O ağzı yarılan erkenden evinden çıkar ve yalan söylerdi de yalanı her tarafa yayılırdı. İşte bundan dolayı kıyamete kadar ona bu şekilde davranılır dediler.”
Buhari 1307 No 1386, 6915 No 7047
Sahih sünnette suçun çeşidine bağlı olarak daha başka azap çeşitleri de bildirilmektedir.
Kabir azabı ve nimetlerinin keyfiyeti nasıllığı hususunda çok şey söylenmiştir. Ancak bu hususta sahih olarak rivayet edilen bilgilerin dışında bir şeyler söylemek doğru değildir. Tahavi Akidesi’nin şerhini yapan İbni Ebi’l-İz (Rahmetullahi Aleyh) bu hususta şöyle demektedir:
“Kabrin azap ve nimeti, iki meleğin gelip ölüye bir şeyler sorması Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den mütevatir olarak rivayet edilmiştir. Dolayısıyla onlara inanmak gerekir. Nasıllığı ve niceliği hakkında konuşmak doğru değildir. Aksine ruhun cesede dönüşü bizim keyfiyetini bilmediğimiz bir tarzdadır…
Kabir azabı, berzah azabıdır. Ölüp kabir azabına müstahak olanlar şüphesiz ki onu tadacaktır. Onların kabre defnedilmeleri, suda boğulup cesetlerinin kaybolması ya da kurda kuşa yem olmaları durumu değiştirmez. Azap defnedilenlere ulaştığı gibi diğerlerine de ulaşır.”
Akidetü’t-Tahaviyye ve Şerhi 332-333
Bizim idrakımız dışında olan bu tür gaybi durumları, anlayıp görebildiğimiz şeylerle kıyaslamamak gerekir. Mesela kabir, definden sonra açılsa o ölünün, bırakıldığı hal dışında bir hali gözükmez. Ne sorgulandığına, ne kabrinin genişlediğine veya daraltılıp kemiklerinin iç içe geçtiğine, ne de diğer haber verilen şeylere tanık olunamaz.
Bu; tıpkı rüyasında sıkıntı veya sevinç verici bir şeyler görüp de etkisi dışarıdan görülen, ancak kendisinin ne gördüğü bilinemeyen bir kimsenin haline benzer. O kişi gördüğünün etkisiyle terlemekte, gerilmekte, gülümsemekte veya inlemekte ve konuşmaktadır. Ancak onu dışardan seyredenler bunu idrak edemezler.
Bu sebeple keyfiyeti bizim bilemeyeceğimiz şekilde olan kabir azabı ve nimeti gibi gaybi olup ayet ve sahih hadislerle bize bildirilen hususlarla ilgili haberlere bildirildiği şekilde inanıp onlarla yetinmek, nasıllığını ve niceliğini araştırmamak en doğru yoldur.