Ahkâmu’l-Cenâiz

Önsöz

Şüphesiz ki, hamd, Allah içindir. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve mağfiret dileriz. Nefislerimizin şerrinden ve amellerimizin kötülerinden O’na sığınırız. Allah kimi hidayete erdirirse onu saptıracak yoktur, kimi de saptırırsa onu hidayete erdirecek yoktur.

Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet ederim. O tektir ve ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki, Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) O’nun kulu ve rasulüdür. Şu anda elinizde tuttuğunuz eser yüce Allah’ın izniyle faydalı bir kitab olan “Cenazelere Dair Hükümler” adlı eserimdir.

Bu haliyle yeni bir şekil, yeni bir kılık ile karşınızdadır. Görenleri sevindirecek, araştırıcılara faydalı, öğrencilere yararlı olacak bir şekilde sunulmaktadır.

Yüce Allah hakka doğru giden yolda adımlarımızı doğrultsun. Allah’ın salât ve selamı, bereketleri, Nebimiz Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e, O’nun aile halkına ve ashabına olsun. “Allah’ım hamdin ile Seni tesbih ederim. Senden başka hiçbir ilah olmadığına şehadet ederim. Senden mağfiret diler, Sana tevbe ederim.”

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmaktadır:

“Benim dünyayla işim ne ki, ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenen, sonra da onu bırakıp giden bir suvari gibiyim.”

Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 438, Sahihu’l-Camii’s-Sağir 5669

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in cenazeler ile ilgili uygulamaları en hayırlı yol ve diğer ümmetlerin yoluna muhalif, ölüye iyilik yapmak, kabrinde ve dirileceği günde kendisine faydalı olacak şekilde ona davranmak, onun ailesine, akrabalarına iyilikte bulunmak, hayatta kalanın ölene yaptığı muamele ile ubudiyetini gerçekleştirmek hususlarını kapsayan bir yoldur.

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in cenazeler hakkındaki uygulamaları arasında şanı yüce ve mübarek olan Rabbe en mükemmel hallerde ubudiyeti gerçekleştirmek, ölüye iyilikte bulunmak, onu yüce Allah’a en güzel ve en faziletli bir halde teçhiz edip donatmak, onun da, ashabının da Allah’a hamdetmek, ölene mağfiret dilemek, Allah’tan mağfiret ve rahmet, ölenin kusurlarını görmezlikten gelmesini niyaz etmek üzere saflar halinde durmak, daha sonra ölenin önünde onu mezarına tevdi edinceye kadar yürümek, arkasından o ve arkadaşları ölünün önünde kabri üzerinde durup en muhtaç olduğu zamanda ona sebat verilmesini dilemeleri de vardır.

Daha sonra zaman zaman ölenin kabrine gider, ona selam verir, ona dua ederdi. Tıpkı hayatta olan bir kimsenin dünya yurdunda arkadaşına zaman zaman gitmesi gibi. Bu ziyaretin ilki hastalığı halinde o kimseyi görmek, ona ahireti hatırlatmak, ona vasiyetini yapmasını, tevbe etmesini söylemek, yanında hazır bulunanlara son sözü olsun diye Allah’tan başka hiçbir ilah bulunmadığına dair şehadet getirmeyi telkin etmelerini emrederdi.

Daha sonra öldükten sonra dirilmeye ve hesaba çekilmeye iman etmeyen ümmetlerin adetlerinden olan yanaklara vurmayı, elbiseleri yırtmayı, başları traş etmeyi, ağıt yakarken sesi yükseltmeyi ve buna benzer diğer adetleri yasakladığını görüyoruz. Cenazede, yüce Allah’ın önünde huşu ile boyun eğmeyi, sesi yükseltmeksizin ağlamayı, kalbin üzülmesini de sünnet olarak ortaya koymuştur.

Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) böyle hareket eder ve:

“Şüphesiz göz yaş akıtır, kalb üzülür! Bununla birlikte biz de Rabbimizin razı olduğundan başka bir şey söylemeyiz!..” derdi.

Buhari 3/1230, Müslim, Beyhaki 4/69, İbni Hibban 743, Hâkim 1/382, Albânî Silsiletu’l-Ehâdîsi’s-Sahîha 1732

Ümmeti için Allah’a hamdetmeyi, “İnna lillah ve İnna İleyhi Raciun” diyerek istircada bulunmayı, Allah’tan hoşnud olmayı sünnet olarak göstermiş fakat bu hal hiçbir zaman gözün yaşarmasına, kalbin üzülmesine aykırı düşmemiştir. Bundan dolayı insanlar arasında ilahi hükme en çok razı olan ve bu hükme karşı en büyük çapta hamdeden birisi olmuştur.

Bununla birlikte oğlu İbrahim öldüğünde oğluna karşı şefkat ve merhamet ile ağlamıştı. Aynı zamanda kalb yüce Allah’ın hükmüne rıza ve şükür ile dolup taşıyor, dili ise Allah’ı zikretmek, O’na hamdetmekle meşgul bulunuyordu. Bu gün insanların büyük çoğunluğu bütün ibadetlerde Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hidayetinden tam anlamıyla uzak bulunuyorlar. Cenazeler de bunlar arasındadır.

Buna sebeb ise ilmi inceleyip, öğrenmekten yüz çevirmiş olmalarıdır. Bilhassa da hadis ve sünnet ilmini buna karşılık maddi ilimlere ve mal toplamak için amelde bulunmaya başlamışlardır. Değerli zatlardan birisi yakınlarından birisinin 1952 Nisan ayının Cuma günü vefat etmesi münasebetiyle “İslam da Cenazelere Dair Adab” ile ilgili kısa bir kitabçık ortaya koymamı istedi. Böylece o ya da başkası bunu basarak onlardan mu’tat olan günlerde taziye için toplanan kimselere bunu dağıtacaktı.

Onların bu toplanmalarını ganimet bilerek fırsatı değerlendirecek ve Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sünnetini onlara öğretecekti. Ta ki onlar da bu sünnete göre hareket etsinler, bu sünnetin gösterdiği hidayet yolunu izlesinler, onun nuruyla aydınlansınlar.

Başka eserlerimin telifine başlamış olmakla birlikte ona hayırlı vaadlerde bulundum. Çünkü böylesi bir davranışta sünnetin canlandırılması, bid’atın öldürülmesi hususu üzerinde bir yardımlaşma sözkonusu idi. Bu sebeble arzusunu gerçekleştirmek, istediğini yerine getirmek için elimi çabuk tuttum. Fakat bu işe başlar başlamaz meselenin o kadar çabuk gerçekleşemeyeceğini açıkça anladım. Böyle bir münasebet sebebiyle insanlara dağıtılacak küçük bir kitabçıkta konunun anlatılamayacak kadar geniş olduğunun farkına vardım. Çünkü cenazeler ile ilgili adab ve hükümler oldukça çoktur.

Onun büyük bir bölümünde de ilim adamlarının farklı görüşleri vardır. O konuda birbirine zıt kanaatler serd edinmiştir. Kimileri bir hususu haram kabul ederken, diğerleri mübah kabul etmektedir, kimileri bir şeyi vacib görürken, diğeri caiz görmemektedir.

İbnu’l-Kayyim (Rahmetullehi Aleyh), Zadu’l-Mead isimli kitabının, cenazeler bahsinde şöyle der:

“Ariflerden birisi oğlunun öldüğü günü gülmeye başlamış. Ona:

−Sen bu halde gülüyor musun? denilince:

−Şüphesiz ki Allah bir hüküm takdir etti. Ben de O’nun hükmüne razı olmak istedim, der.”

Bu husus ilim ehlinden bir topluluk için içinden çıkılamaz bir hal aldığından şöyle demişlerdir:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) oğlu İbrahim’in öldüğü günü nasıl ağlayabilir. Hâlbuki o Allah’ın yarattıkları arasında Allah’tan en çok razı olan bir kimsedir. Diğer taraftan böyle bir arif nasıl olur da gülecek kadar rıza makamında ileri gidebilir.

İbnu’l-Kayyim (Rahmetullehi Aleyh) şöyle dedi:

“Ben, İbni Teymiye (Rahmetullehi Aleyh)’i şöyle derken dinledim:

Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in gösterdiği yol, böyle bir arifin gösterdiği yoldan daha mükemmel idi. Çünkü o ubudiyete hakkını vermişti. O bakımdan kalbinde hem Allah’ın hükmüne karşı rıza, hem de çocuğa karşı şefkat ve merhamette bulunmuştu. Bundan dolayı Allah’a hamdetti, O’nun hükmüne razı oldu.

Merhamet ve şefkatinden dolayı da ağladı. Şefkati onu ağlatırken, yüce Allah’a ubudiyeti ve Allah’a olan sevgisi ise kaderine rıza göstermeye ve hamdetmeye itmiştir. Sözü edilen bu arifin kalbi ise her iki hususu bir arada taşıyamamış ve onun batını her iki hali müşahede edecek kadar genişleyememiştir. Bundan dolayı rıza yoluyla ubudiyet onu şefkat ve merhamet yoluyla ubudiyet etmekten alıkoymuştur.”

Kimisi bir işi sünnet kabul ederken, bir başkası o işin bid’at olduğu görüşündedir ve bu şekilde ayrılıklar devam edip gitmektedir. Tıpkı şeriatın çeşitli bahislerinde pek çok meseledeki hal gibidir. Bu da yüce Allah’ın Hud Suresi 118 ve 119. ayetini tasdik etmektedir:

“Onlarsa hala anlaşmazlık içerisindedirler! Rabbinin rahmet ettikleri müstesna!

Bundan dolayı herşeyden önce “cenazeler” ile ilgili meselelerin temel başlıklarını toplamak, sonra bunları inceden inceye incelemek, hakkında ihtilaf edilen konuların delillerini tesbit edip, hadis usulü ve fıkıh usulü ilimleri ışığında bunları tenkit süzgecinden geçirip, tercihe değer olanı seçmek ve bunu belirli bir mezhebe bağlı kalmadan yahutta adeta uyulması gereken bir din haline gelecek kadar topluma egemen olmuş herhangi bir adetin etkisi altında kalmadan tercih etmek kaçınılmazdır.

Telif işiyle uğraşan ilim ehlinin açıkça bildiği hususlardan birisi de böyle bir işi gerçekleştirmenin kesintisiz bir çalışmayı, ileri derecede bir gayreti, güzel bir sabrı, alabildiğine uzun bir zamanı gerektirdiğini bilirler. Bu iş tamamlandıktan sonra ancak insanın ruhen rahatlayabileceği, kalbin gönül hoşluğuyla kabullenebileceği istenen bir kitabçığın telifine imkân olabilir ve ancak o takdirde bununla büyük bir fayda sağlanabilir.

Bundan dolayı sözünü ettiğim kardeşe bu hususu özet olarak hatırlatarak özür beyan ettim. O da benim mazeretimi kabul etti, Allah onu hayırla mükâfatlandırsın. Fakat benden bu işe başlamamı tekrar istedi, beni buna teşvik etti. Bundan pek çok hayır ümit ederek bu teşvikini ileri derecelere götürdü. Ben de yüce Allah’tan hayırlı olmasını dileyerek incelemeye, kaynaklara başvurmaya koyuldum.

Yaklaşık üç ay gece gündüz bu alanda çalışmalarımı sürdürdüm. Bundan tek istisna özel işime ayırdığım çalışma bedenimin rahatlaması için kaçınılmaz olan uyku idi. Nihayet değerli okuyucunun ellerinde bulunan bu kitabı hazırlama imkânını elde ettim. Eğer bu kitabın meselelerinin ve zikredilen hadislerinin büyük bir kısmı bende bazı eserlerimde tahkik edilmemiş olsaydı bu kitab için ayrılan zamandan daha fazlasını gerektiriyordu. Bundan dolayı bu kitabın bazı yerlerinde diğer eserlerime göndermelerde bulunduğum görülecektir.

Bu kitabta, kitab ve sünnetten delili bulunan, konusu ile ilgili bütün meseleleri ortaya koymaya çalıştım. Mücerred, kişisel görüşe dayalı olan hususlara değinmedim. Çünkü konu katıksız taabbudî bir konudur. Bu hususta kıyasa kaçınılmaz olan bazı kıyas-ı celî (açık kıyas) hususlar dışında kıyasa mecal yoktur.

Kitabın baş tarafında genel olarak fıkıh kitablarında cenaze bahsinde sözkonusu edilmesi adet olmuş bazı mesele ve bahisleri ele aldım. Bu kitabın konu sıralamasını vakıadan hareketle yaptım ve ilk olarak:

1) Hastanın görevleri ile başladım. İlahi kazaya rıza, kadere sabır, ölümü temenni etmemek, hakları eda etmek, vasiyet, vasiyete şahit tutmak gibi. Sonra:

2) Ölümü yaklaşan kimseye telkinde bulunmak, huzurunda bulunanların telkinde bulunmak ve hastaya şehadet getirmesini söylemek gibi.

3) Ölümden sonra huzurunda bulunanların görevleri: Gözlerini kapatmak, ona dua etmek, üstünü örtmek, teçhizinde eli çabuk tutmak, borcunu ödemek için harekete geçmek.

4) Hazır bulunanlara ve diğerlerine caiz olan hususlar: Yüzünü açmak, onu öpmek, ona ağlamak gibi.

5) Ölenin akrabalarının görevleri: Sabır, kadere rıza “İnna lillah ve inna ileyhi raciun” diyerek istircada bulunmak, kadının kocası için yas tutması gibi.

6) Ölenin akrabalarına haram olan hususlar: Feryad ve figan etmek, yanaklara vurmak, elbiseleri yırtmak ve buna benzer minarelerde ölüm haberini ilan etmek gibi.

7) Caiz olan ölüm ilanı.

8) Hüsn-i hatimenin alametleri.

9) İnsanların ölüden övgüyle sözetmeleri.

10) Ölünün yıkanması gibi.

İşte böylece ölenin defnine, kabirlerin ziyaretine kadar ele alınması gereken hususları inceledik. Kitabın sonunda cenaze ile ilgili bid’atlere dair özel bir bölüm koyarak bu çalışmayı tamamladım. Bu bölümde eski ve yeni ilim adamlarının kitablarının herhangi birisinde dile getirilmiş ve benim tesbit edebildiğim bütün bid’atleri sıraladım. Herbir bid’atın bu kitabların hangisinde ve nerede yer aldığını gösterdim.

Kaynağı belirtilmeyenler genelde bid’at ile ilgili esaslar çerçevesinde bid’at olduğuna, ilmi bir yöntem ile hüküm verilebilen hususlar olmakla birlikte ilim adamlarından herhangi bir kimsenin zikrettiğini görmediğim hususlardır. Bunların çoğu ise çağımızın bid’atleridirler.

Bu kitabı okuyan herkese faydalı kılmasını, bana bunun ecrini yazmasını, onun benzeri bir ecri telifine sebeb olanlara, onu basanlara yazmasını şanı yüce ve mubarek Allah’tan niyaz ederim. Şüphesiz ki, O herşeyi işitendir ve duaları kabul buyurandır.

Dımaşk 24/01/1963

Muhammed Nâsıruddin el-Albânî Rahmetullahi Aleyh